Alıç Zamanı

 

 ALIÇ ZAMANI

 

                                                                                     Fatma Pekşen

 

         Sabahki yağan yağmurun bir kısmını içmiş kaldırım taşları ile, oradan buradan –o kadar betonun arasından, büyük bir maharetle- başını uzatmış otlar, artık veda vaktinin geldiğini anlayarak avare salınan bir sürü güz yaprağına ev sahipliği ediyordu. Yorgun temizlik işçisinin gıcırtılar çıkaran uzun saplı faraşı ve yine uzun saplı, ıslanmaktan kararmış rengiyle, sertçe darbeler vuran süpürgesi, kim bilir kaçıncı kez dövdü kaldırım taşlarını ve üzerindekileri... Otların üstündeki sarılı kahverengili, kızıllı siyahlı, uzunlu inceli, ovalli yürek biçimli, benek benek bir sürü ıslak yaprak, etekleri yamulmuş süpürgenin haşin okşayışıyla bir kez daha önce faraşa sonra el arabasına kucak kucağa dolup, birbirlerine sokuldular. Eteği yamulmuş süpürgenin bezgin darbelerinden, pul pul uçmuş, altından sarımsı çam ağacı görünen mavi boyalı bir dükkân eşiği de nasibini aldı. Süpürge, eşiğe yaslanmış, içi dolu beyaz bir telise dokundu; altından tek tük  çürümüş yaprak saplarıyla, çöplerin göründüğü torbayı oynatamayınca, bir alttaki dükkanın kapısına doğru yollandı. Kaldırımların temizlenmiş kısmına, ökçelerine yapışan çöplerle gelenlere, içinden homurdanan işçinin söylediklerini, faraşla süpürgeden başka anlayan olmadı.

         Gökyüzü, kim bilir hangi sevdiğinin ardından, tekrar matem urbalarına bürünmüştü?.. Epeydir tuttuğu hıçkırıklarını koyuvereceğe , tomur tomur yaşlar dökeceğe benziyordu. Vaktin geceye kavuşacağı, hızlı geçen akşam saatleri olduğunun farkına varan işçi, süpürgesiyle buruşmuş kağıtları, izmaritleri toplamakta acele ediyor bir an önce evine, istirahata gitmeyi planlıyordu. Bu iki yanı hıncahınç dolu geniş caddeyi, günde kaç kez temizlediğini kendisi bile unutmuştu. Arabasının küllüğünü yere boşaltmakta bir sakınca görmeyen eski güreşçinin dükkanının önünü, bildik hareketlerle tekrar elden geçirirken, içinden “Keşke süpürdüğüm gibi kalsa; yarın gene aynı, öbür gün gene aynı, hep aynı” diye geçirdi.

Yıllardır aynı işteydi ve bu caddeyi kendinden başka kimse böyle tanıyamazdı. Kaç kaldırım taşı olduğunu, nerelerde ızgaralar bulunduğunu, hangi kapı önünün diğerlerinden daha temiz kaldığını, gözlerini yumup şıp diye  söyleyebilirdi. Tek taşı yerinden oynatsalar hemen farkına varırdı.

Zor gibi görünse de işini seviyordu aslında. Halinden memnundu. O taşlara alışmıştı, taşlar da ona.. .

         Ayakları onu köşebaşına götürdü tekrar. Az önce oynatamadığı telisin yanına getirdiği el arabası, süpürgesi ve faraşını bir kenara dayayıp azıcık dinlenmeyi planladı. Bir müddet sonra mesaisi dolacak, daha şimdiden kalabalıklaşan caddedeki ayaklarla birlikte, kendisi de yürüyüp gidecekti.

“Tek lüksüm” diye düşündüğü sigarasını yakıp, dumanını, bir açılıp bir kapanan delişmen göğe doğru üfledi. Çöplerle dolu el arabasına yanmış kibriti tırnağı ile fırlatırken, gözü, az önceki telisin içindekilere takıldı. Ahşabı kararmış, iterek yürütülen sebze arabasının kenarındaki çivilere, iplerle asılı olanıyla, telisin içindekilerle, memleket mahsulü, her biri neredeyse fındık büyüklüğündeki alıçlar doldurulmuşlardı. Bu dağ kokulu yabani meyveler turuncu renkleriyle, güneş sıcaklığıyla parlıyorlardı. Ağzı sulanıp yutkundu.

Eve götürmeliydi biraz. Evet, evet iyi olurdu bu. Epey aradan sonra aileye eklenen “Sarı kız”ının sevineceğini hesaplayıp, belli belirsiz gülümsedi. Yüreği şefkatle dolmuştu...

         Sızlanarak gelen ufacık bir oğlan çocuğuyla, annesi ve babaannesi olduğu anlaşılan yaşlı bir kadın aheste adımlarla, satıcı ve temizlik işçisinin bulunduğu köşeye geldiler. “Dükkanımın önünü kapatıp, müşterilerime engel oluyorlar” diye düşünen kızgın dükkan sahibinin sabırsız bakışlarının farkına varamayan yaşlı kadın, satıcıdan torunu için bir dizi alıç istedi. Arabadaki öteberiyi tek tek elleyerek, sessizce denileni yapan yaşlı adam “Gelinin gebe mi?” dedi, alçak sesle. Gözleri irileşip, bir şeyler sayacakken vazgeçen kadın, torununun bileğinden tutup gelinini de önüne kattı hafif yokuş olan caddeye yukarı yürüdüler...

         Ya nişanlı  ya da yeni evli olduğu anlaşılan, genç bir çift dikildi arabanın başına. Biraz domates, biber alıp gitmeye hazırlanırken, satıcı, adama sordu; “Gelin kızım gebe mi?”. Afallayan genç adam, rengi atmış siyah ceketinden, fitilli kadifeden fıstıki yeşil eski pantolonuna kadar süzdüğü, yaşı hayli olduğu kanaatine vardığı satıcının buruşuk yüzüne bakıp, içinde birikenleri yutup, “Sana ne?” dedi sadece ve yürüdüler...

         Sigarasını el arabasına bastırarak söndüren işçi, izmariti ıslak çöplerin içine atıp, meşinleşmiş eline iki dizi alıç alıp “Kaç para?” dedi. Satıcı, nasırlarla çatlakların içiçe geçtiği parmağıyla, el yazısı yazılmış, “Bardağı elli bin”  yazısını gösterip, “Bu da aynı” dedi ve ekledi “Karın gebe mi?”. Fesüphanallah... Sağına soluna bakan işçi, cellallenip dikleşecek olduysa da, soru soranın yaşına, bunaklığına verip ses çıkarmadı. Aklından zoru olmalıydı.

Ne düşündüğünü anlamış, aklından geçenleri okumuş gibi devam etti satıcı. “Sen de beni bunak zannediyon.” dedi, hırıltılı ve alçak bir ses tonuyla.  “Karın ya da bacın gebe mi?” dedi tekrar. İşçi, başını sağa sola çevirdi. Genç birisi olmalıydı ki şöyle yakasından tutup... Tövbe tövbe... Zor tuttu kendini. “Neye sordun ki emmi?” Omuzları düşmüş bozarmış ceketin içindeki buruşuk suratlı adam, derin bir nefes aldıktan sonra “Alıç verecektim de” dedi , kısaca. “Onun için mi soruyon emmi? Canı çeken, parası olan alır” dedi beriki. “Gebelere bedava veriyom oğul” dedi yaşlı satıcı.

Karşısındakinin tavrına pek bir mâna veremeyen temizlik işçisi, caddeyi karış karış, hangi köşesinde hangi satıcının olduğunu iyi bildiğinden, “Seni tanımıyom emmi, yeni misin?” dedi ve ekledi. “Hangi köydensin?”  Yaşlı adam eliyle belirsiz bir tarafı gösterip “Yaylanın o taraftanım” dedi. İlgisizmiş gibi görünüp, arabadaki mısırları, biberleri, domatesleri tek tek yeniden dizip, çivilere astığı alıçları elledikten sonra, “Ben minibüs durağının oradayım yıllardır. Alıç zamanı bu caddeye gelirim, sonra geri giderim yerime” dedi.

         Ne tuhaf adamdı bu böyle... Akşam akşam nereden çıkmıştı karşısına?... Niye belli bir süre bu caddede durup gidiyordu ki?  “Burada alıç alan çok mu?” dedi öylesine. “Alıcım gebelere” dedi yaşlı satıcı, eliyle tabelaları gösterirken... Çok iyi bildiğini zannettiği, şehrin bu en işlek caddesindeki kısmının, hep yan yana dizili kadın hastalıkları doktorları olduğunu yeni farketti işçi. “İlaç mı yapıyorlar, doğumu filan mı kolaylaştırıyor alıçlar?” dedi, meraklı bir sesle. “Canı çeken olur da alamazlar diye, buraya geliyom. Gördüğüm gebeye avuç avuç veriyom” dedi satıcı. “Alıç kaç paralık şey ki emmi? Herkes alır yer” dedi, daha genç olanı. Köşeli kasketin altındaki buruşuk yüz, sanki biraz daha buruştu; beyazları sararmış gözlerinden yağmaya hazır bir bulut geçti. Bulutların içinden bir çocuk hıçkırdı. “Yiyemeyen yiyemez oğul” dedi, yutkunarak.

Bir müddet gözleri bir yerlere daldı ve sonra, “Ben evin tek oğluydum. Yedi kızdan sonra doğmuşum. Anamın karnındayken canı çok alıç istemiş. Rüyalarına girmiş, iki adımlık yamaca gidip alıç getiren olmamış. Nenem “Oğlan mı doğuruyon ki hakedesin, doğuracağın sümüklü bir kız” demiş. Anam içi yana yana, canı çeke çeke beni doğurmuş. Küsmüş, kimselere söylememiş, ağzına da bir daha alıç vurmamış. Ben beş-altı yaşlarındayken, “Alıca gidebilir misin?” diye sorduydu. O sene de  öldü gitti garibim...  Her sene alıç zamanı  tepelere, yamaçlara çıkıyom, tarlaları, yol kenarlarını kolluyom, alıç topluyom torbalarca. Anamın canı için gebelere dağıtıyom “ dedi, sesi titreyerek. “Anama toplayıp yediremedim ama...” dedi fısıltıyla ve sustu.

 Akşamın alacalığı kendini yavaş yavaş belli ederken, işçi yerdeki su birikintisine baktı. Alıç rengindeydi. Göğün, dağların ötesindeki erişilmez kısmı da alıç kızıllığındaydı. Ağır ağır yürüdüğü caddenin yokuş kısmındaki fırının alevi alıç renginde, kokusu alıç kokusundaydı. Bir grup karga çığrışarak geçtiler tepesinden. Ürkek bir kurbağa zıpladı duvar dibinde... Elindeki ipe dizili alıçları sıktı, sıktı... “Gebe birini bulup vermeliyim” diye geçirdi içinden. Boğazına yumruk büyüklüğünde alıçlar oturmuştu...

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !